Küllerinden Yeniden Doğmak

Published by koru on

Filiz Yurttaşer
MYK Belgeli Profesyonel Yaşam Koçu &
CharacterIX Kişilik Envanteri Danışmanı
@filizyurttaser

Hayat amacını bulan kişi huzurlu ve mutlu olur; zorluklar karşısında yıkılmadan, tıpkı Zümrüd-ü Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğmaya adaydır.”

Hayatın sunduğu zorluklar, her birey için farklı bir sınav niteliğindedir. Kimisi bu zorlukları aşmakta zorlanırken, kimisi onlardan güç alarak kendini yeniden keşfeder. Kimileri hayatta ne yapmak istediğini bilmeden sürüklenirken, kimileri ise bir amaca odaklanarak tüm engelleri aşma gücünü bulur. Bu süreçte, insanın iç yolculuğu ve anlam arayışı devreye girer. Kimi zaman, küllerinden yeniden doğarak karizma yaratmak, insanın kendine olan güvenini bulmasıyla mümkün olur.

Karizma çoğunlukla yanlış anlaşılır. Birçok kişi, karizmayı sadece dış görünüşle veya fiziksel tavırlarla sınırlar. Oysa gerçek karizma, hayatının amacını bilen, bu amaca ulaşmak için kararlı adımlar atan ve gerektiğinde bedel ödemeye hazır olan kişinin içsel gücünün dışa yansımasıdır. Kişinin kendine güveni, tutarlılığı ve çevresine verdiği güven, aslında karizmanın temelini oluşturur. Bu anlamda karizma sadece dışsal bir faktör değil, aynı zamanda kişinin içsel dünyasının bir yansımasıdır.

Bu gözle karizmayı tanımladığımızda, bazılarının neden karizmatik olduğunu, bazılarının ise konumları, mali durumları ve fiziksel görünümlerine rağmen neden karizmatik olmadıklarını anlayabiliriz. O halde, kişinin kendini bilmesi, mali gücünden çok daha değerli bir hazinesidir.

Victor Frankl, Man’s Search for Meaning (İnsanın Anlam Arayışı) adlı eserinde, Auschwitz toplama kampında geçirdiği yıllar boyunca hayatın anlamını bulmanın, bir insanın hayatta kalma mücadelesi açısından ne kadar önemli olduğunu anlatır. Frankl’a göre, insanın yaşamındaki anlamı bulması, en zor koşullarda bile hayatta kalabilmesi için bir güç kaynağı oluşturur. Bu nedenle, anlamı bulan bir insan, hayatındaki zorlukları sadece engel olarak görmek yerine, onları aşmak ve hayata tutunmak için bir fırsat olarak değerlendirebilir. Frankl, eğer Auschwitz kampındaki deneyimlerinden korku ve acılara teslim olsaydı, yaşamındaki anlamı bulma çabası da hayatta kalma mücadelesinin en önemli motivasyonu olamazdı. Bu yüzden Frankl, “İnsanın en temel motivasyonu, acıllardan ve zorluklardan kaçmak değil, anlamlı bir hayat yaşamaktır” der.

Sokrates (MÖ 469-399), “kendini bil” anlayışını felsefi olarak derinleştiren önemli bir figürdür. Sokrates‘in geliştirdiği sorgulama teknikleri, insanların düşünme süreçlerini geliştirmelerine ve daha derinlemesine anlayışlar elde etmelerine yardımcı olmuştur. Günümüzde eğitimde, yönetimde ve kişisel gelişimde bu yöntem, düşünsel açıklık, mantık ve daha iyi iletişim sağlamak adına hala güçlü bir araç olarak kullanılmaktadır. Ancak “kendini bil” sözü, ilk olarak 6. yüzyılda Spartalı Khilon tarafından Delfi’deki Apollon Tapınağı’na yazılmıştır. Bu öğreti, sadece dış dünyayı değil, insanın iç dünyasını da anlamaya ve kendi bilgeliğine dair derin bir farkındalık geliştirmeye yönlendiren bir anlayış olarak kabul edilmiştir. Koçluk perspektifinden bakıldığında, öz-farkındalık, içsel bilgelik ve kişinin kendi sınırlarını, değerlerini ve doğasını anlamasına hizmet eder.

Bu kadar derin bir anlam taşıyan “kendini bil” anlayışı, günümüzde daha çok “hayat amacı“na dönüşmüş; pek çok insan için hayatın amacı çocuğuna iyi bakıp, sağlıklı bir gelecek hazırlamak, çocuğun eğitimi, meslek edinmesi, evlenmesi ve bir aile kurması gibi hedeflere indirgenmiştir. Ancak, bu bakış açısına göre çiftlerin hayat amacı yalnızca bir çocuğu dünyaya getirip, onun gelişimine yön vermekle sınırlı mı kalmalıdır?

Zaman içinde anlamını kaybeden “hayatın amacı” kavramı, Yunus Emre‘nin “Bir ben var benden içeri” sözünde olduğu gibi, insanın gerçek amacını bulması için bir anahtar olabilir mi? Eğer bu sözü bir anahtar olarak kabul edersek, insanın içsel dünyasına, özüne ve derinliklerine işaret etmediğini söylemek mümkün mü?

Bu söz, insanın özünü tanıma çabasını ve dış dünyanın ötesine geçme gerekliliğini vurgular. İçsel bir arayışa çıkmak, bireyin kendi sınırlarını, değerlerini, tutkularını ve gerçek amacını keşfetmesi anlamına gelir. Dış dünyadaki roller, beklentiler ve sosyal kimlikler birer “maske“dir, fakat gerçek benlik, tüm bu katmanların derinliklerinde, bizzat kişinin kendi iç yolculuğunun sonucunda ortaya çıkar. Yunus Emre‘nin bu sözleriyle insan, sadece dışarıdaki “ben”i değil, derin içsel benliğini keşfetmeye davet edilir.

Bu içsel keşif, insanın hayatındaki anlamı bulmasının temel adımıdır. Ancak, bunu başarmak için birey, yalnızca dış dünyaya değil, iç dünyasına da odaklanmalıdır. İçsel dünyada yapılan bu yolculuk, tıpkı karizmanın dışsal bir yansıma olması gibi, gerçek benliği bulmak ve anlamını kavramak için bir anahtar olabilir.

“Hayatın anlamını bulan bir insan, hayatındaki zorlukları sadece engel olarak görmek yerine, onları aşmak ve hayata tutunmak için bir fırsat olarak değerlendirir. Bu yüzden Victor Frankl, ‘İnsanın en temel motivasyonu, acılardan ve zorluklardan kaçmak değil, anlamlı bir hayat yaşamaktır’ der.”

Hayatın amacı nedir? Satılabilir ya da ısmarlanabilir bir şey midir? Yoksa, zor ve imkansız gibi görünen koşullarda, insanın hayat amacı ancak içsel bir tutkuyla ve derin bir arayışla belirgin hale mi gelir? Kendini bilmek, hayat amacının belirlenmesinde temel bir yapı taşıdır. Kişinin kendi kimliğini, değerlerini, tutkularını ve yeteneklerini anlamadan anlamlı bir hayat amacı belirlemesi ve bu amaca doğru ilerlemesi oldukça zor olabilir. Bu nedenle kendini bilmek, hayat amacını keşfetmenin ilk ve en önemli adımıdır.

Yaşamın sonlu olduğunu kabul eden insan için hayatın amacını bulmak, anlamlı bir yaşam sürme ve dünyaya iz bırakmak üzere potansiyelini kendisinin ve bütünün hayrına dönüştürmesini sağlar. Bunu keşfettiğinde ve değerlerinden emin olduğunda, zorluklar onun için sadece aşılması gereken engeller olarak görülür ve sorundan çok çözüme odaklanır.

Mustafa Kemal Atatürk, hayatını büyük bir amaca adayan bir lider olarak tanımlanabilir. Onun amacı, yalnızca toprakları işgal edilen bir ülkeyi özgürlüğe kavuşturmak değil, aynı zamanda modern ve bağımsız bir Türkiye kurmaktı. Bu vizyon, Atatürk’ü sadece politik arenada değil, toplumsal yaşamda da Türklerin kaderini değiştiren bir karakter olmasını sağladı. Atatürk’ün değerleri, hayatını bir amaca adayan her birey için ilham kaynağı olmuştur. Ancak herkesin hayat amacı, Atatürk gibi büyük bir vizyona sahip olmak zorunda değildir. Önemli olan, her bireyin kendi değerlerini keşfetmesi ve bu değerlere sadık kalarak yaşamını şekillendirmesidir. İnsanı motive eden, hayatına kattığı anlam ve herhangi bir zorluk karşısında gösterdiği direncin mayasını, hayatına kattığı anlamda bulmasıdır.

Bu nedenle, insanın hayatının anlamını bulması için kendi özüne dönmesi, kendisini tanıması ve buna ilişkin çalışmalar yaparak bu alanda mesai harcaması belki de edineceği meslekten veya ilerleyen yaşında sahip olacağı aileden çok daha elzem ve öncelikli bir ihtiyaçtır. Çünkü hayatının amacını ve anlamını bulan kişi, hayatının hemen her evresini buna göre kurgulayacak; eğitim, eş, iş, yaşadığı yer, sosyal hayatı ve buna ilişkin her konudaki seçimlerini buna göre yapacaktır. Dolayısıyla, ne kadar erken yaşta kendini tanırsa, o kadar kendinden emin ve doğru kararlar alır, doğru adımlar atar.

Ancak, kişi kendini bulamamışsa, çoğu zaman ne aradığını bilemeden sürekli arayış içinde olur. Sevgi, aşk, arkadaşlık, çevre, meslek… Belki de pek çok şey. Huzursuz ve mutsuzdur çünkü ruhunu yansıtan şekilde var olamıyordur. Potansiyelinin farkına varamadan, içinde bulunduğu toplumun genel beklentilerinin akıntısına kapılmıştır. Aslında, hayatını bilmeden ziyan etmiş, boşa geçirmiş, yanlış seçim ve arayışları ile hayatı kendine de başkalarına da zindan etmiştir.

İnsanların yaşamda anlam bulması, yaşamın zorluklarına karşı dayanıklılıklarını artırmada önemli bir rol oynar. Hayat amacını bulan kişi huzurlu ve mutlu olur; zorluklar karşısında yıkılmadan, tıpkı Zümrüd-ü Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğmaya adaydır. Ancak, zaman zaman iş ve özel yaşamımızdaki zorlukların kaynağını bulmak ve çözüm yolları geliştirmek objektif bir bakış açısı gerektirir. Bazen, bu süreçte bir dış bakış açısına ihtiyaç duyulabilir. Koçluk gibi yöntemler, bireylerin güçlü yönlerini ve potansiyellerini tanımalarına yardımcı olabilir. Bu tür bir rehberlik, kişinin yolculuğunu daha derin bir farkındalıkla keşfetmesini sağlayabilir.

Hayatta ne istediğini bilmek ve buna hizmet eden kararlar alarak yaşam sürmek önemlidir. Fakat, toplumsal kodlar içinde kaybolan insan, bazen ileri yaşlarında bile olsa buna “dur” diyebilir; farkındalığı ile aydınlanarak değişim ve dönüşüm yaşayabilir.

Örneğin, Mukadderat filmindeki Nur Sürer’in canlandırdığı karakter gibi, bir kadının toplumsal ezberlerin aksine kendini bulması, neyin gerçekten onu mutlu ettiğini anlaması ve toplumda saygı duyulan bir figür haline gelmesi de bir hayat amacı olabilir. Filmdeki karakter, hem kendi ayakları üzerinde durarak güçlü bir kadın profili çizer, hem de kasabadaki diğer kadınlara örnek olur. Bu da, bir insanın hayat amacını bulması ve buna hizmet etmesi yolunda büyük bir adımdır.

Hayatın anlamını bulmak, kişinin içsel bir keşif yolculuğudur. Kendini tanıyan bir birey, yaşamının her anını anlamla doldurur, karşılaştığı zorlukları aşmanın gücünü içsel dünyasında bulur. Bu nedenle, hayat amacını keşfetmek için erken yaşlarda yapılan içsel çalışmalar, bireyin gelecekteki kararlarını ve adımlarını en doğru şekilde şekillendirir. Ve belki de gerçek karizma, bu içsel yolculuktan doğar; tıpkı küllerinden yeniden doğan bir Zümrüd-ü Anka kuşu gibi…

Not: Bu metin kişisel gelişim ve farkındalık amaçlı hazırlanmıştır. Derin huzursuzluk, kronik mutsuzluk veya aşırı kaygı durumlarında bir psikolog veya psikiyatrist gibi tıp profesyonellerinden destek alınması önerilir.

Yazının Tamamı Koru Coaching Magazine 2025 Nisan Sayısında


0 yorum

Bir yanıt yazın

Avatar yer tutucu

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir