Sisifos’un Taşı

Ahmet Can
Yunan mitolojisinde hilekârlığı ve kibri nedeniyle Sisifos, tanrılar tarafından büyük bir kayayı dik bir tepenin doruğuna yuvarlamaya mahkûm edilir. Ne zaman kayayı tepeye ulaştırsa, taş yine yuvarlanır ve Sisifos her şeye en baştan başlamak zorunda kalır.
Güneşin ilk ışıkları, dağın eteklerine düşerken Sisifos yine taşının yanındaydı. Her gün olduğu gibi, ağır kayayı kucaklarcasına kavradı ve yukarıya doğru itmeye başladı. Omuzları titredi, kolları sızladı ama geri adım atmadı. Çünkü o biliyordu: Taş hep geri yuvarlanacak, bütün çaba boşa gidecek.
Tanrıların ona biçtiği kader buydu.
Ama Sisifos’un içinde kimsenin bilmediği bir sır vardı: O, bu cezayı kendi oyununa çevirmişti.
İlk zamanlar öfke içindeydi. Tanrılara lanet okuyor, kayayı tekmeleyerek “neden ben?” diyordu. Fakat zamanla fark etti ki asıl azap taşın ağırlığı değil, umutsuzluğa teslim olmaktı. Eğer kayayı orada bıraksa, kendisi de çürüyüp yok olacaktı.
Bir gün kayanın yeniden aşağı yuvarlanışını seyrederken kendi kendine fısıldadı: “Özgürlüğüm, doruğa ulaşmakta değil; taşla birlikte her defasında yeniden yola çıkmakta saklı.”
O günden sonra her sabah kalktığında kayayı düşman değil, bir yol arkadaşı olarak gördü. Her hamlede kaslarının gücünü, nefesinin ritmini, iradesinin ateşini hissetti. Kayayı yukarı sürmek artık onun için ceza değil, varoluşun anlamı haline geldi.
Dağın eteğinde merakla onu izleyen çocuklar sorardı: “Bu adam neden her gün aynı işi yapıyor? Bıkmıyor mu?”
Sisifos ise gülümseyerek yanıt verirdi: “Taş aynı olabilir, ama ben her seferinde farklıyım. Daha güçlü, daha sabırlı, daha özgürüm.”
Zamanla insanlar Sisifos’un öyküsünü anlatır oldu. Kimileri onun aptalca bir cezaya boyun eğdiğini düşündü. Kimileri ise gerçek bilgelik onda diye inandı. Çünkü hayat da böyle değil miydi? işleri yapıyor, aynı sorunlarla boğuşuyordu. Ama yaşam, yine de sürüyordu.
Sisifos taşını iterken onlara şunu öğretmişti: Önemli olan sonuca ulaşmak değil, harekete geçmekti.
Belki zirvede bir ödül olmayacaktı, belki taş her seferinde geri dönecekti. Ama insan yolun kendisinde anlam buluyordu. Küçük adımlar, inatçı çabalar insanı insan yapıyordu.
Bir sabah kayayı doruğa doğru iterken gökyüzüne baktı. Rüzgâr saçlarını savuruyor, kasları yanıyordu. Ama kalbi tarifsiz bir sevinçle doluydu. Çünkü anladı: Gerçek özgürlük, başarmakta değil; her seferinde yeniden başlamaktaydı.
Ve Sisifos’un hikâyesi yüzyıllar boyunca dilden dile aktarıldı.
Herkese aynı gerçeği fısıldayarak: “Hayat taş gibidir. Onu bekletme, harekete geç!”
Ahmet Can